12/15/2010

Gizli Komiteler

GİZLİ İFSAD KOMİTELERİ






TAKDİM.. 2


MASON KOMİTESİNİN GAYESİ 2


GİZLİ İFSAD KOMİTESİNİN ESAS İCRAAT DEVRESİ 3


GİZLİ DİNSİZ KOMİTELERİNİN EN AZGIN DEVRELERİ 5


DİNSİZLİK KARŞISINDA RİSALE-İ NUR. 6


GİZLİ KOMİTENİN TAKTİKLERİ 7


AFYON HAPSİ VE İSYAN PLÂNI 8


BEDİÜZZAMAN HAPİSTE ZEHİRLETİLDİ 9


NUR HİZMETİNİ SAPTIRMA PLÂNI 10


BAZI KİMSELERİN MASONLARA ÂLET OLMASI 12


ASAYİŞİ BOZAN İFSAD KOMİTESİDİR. 12


KOMÜNİSTLERLE MASONLARIN İŞBİRLİĞİ 14


GİZLİ-DERİN KOMİTELERİN İÇYÜZÜ. 15


VATANPERVER SİYASÎLERİN VAZİFESİ 16


SEFAHET VE AHLÂKSIZLIĞIN KAYNAĞI 17



ASRIN MÜCEDDİDİNİ VE ŞAHS-I MANEVÎSİNİ TANIMANIN GEREKLİLİĞİ 17


İSTİBDAD ÇEŞİTLERİ 18


YE’CÜC VE ME’CÜC KİMLER?. 19


YAHUDİLER VE DECCAL. 19


GİZLİ KOMİTENİN MÜSLÜMANLARA TAKTIĞI KULP: İRTİCA! 20


DEMOKRATLAR NEREYE DAYANMALI?. 20


MASONLARIN ZULMÜ. 21


MASONLARA KARŞI MÜCADELE. 21


LOZAN ANLAŞMASI’NDA MASON CEREYANIN ROLÜ 22


ZENDEKA KOMİTESİNİN TAHRİK ETMEK PLÂNI 23


ÇARE SİYASET DEĞİL, MEHDİYET. 23


AVRUPA’NIN AHLÂKIMIZA VURDUĞU DARBE. 24


YE’CÜC VE ME’CÜC KOMİTESİ: ANARŞİSTLER. 24






TAKDİM
Milletimizin bilhassa son 70-80 yılında başına bela olan ihtilalci, anarşist, dinsiz komite ve komiteler tarihte görülmemiş bir tarzda bu aziz milleti, hem maddî ve hem manevî bakımdan perişan etmişlerdir. Ne gariptir ki, milletimiz bu can düşmanı komitenin iç yüzünü farkedememiş hatta zaman zaman başının üzerine koymuştur.


Bu komitenin en büyük vasfı mahiyetini çok ustaca gizlemesidir. Yani münafıkane hareket ettiği için farkedilmesi güçleşmiş ve fitnesi de uzun sürmüştür.


Bu gizli ifsad komitesinin mahiyetini ortaya çıkarmak için büyük gayret sarfeden Bediüzzaman Hazretleri: «Bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ i'dam olsalar, Din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur.» diyerek meselenin ehemmiyetini ortaya koymuştur.


Mazisi asırlar öncesine kadar uzanan ifsad komi­tesi, İslâm merkezine siyasî sahada ilk hücumu Yeniçeri Ocağı vasıtasıyla yapmıştır. Mason komitesi, Osmanlı Ordusu’nun mühim bir unsuru olan Yeniçeri Ocağı’nın içine girerek orayı ifsad etmiştir. Yeniçeri Ocağı o kadar bozul­muştur ki; bir zamanlar fetihlerde i’lâ-yı Kelimetul­lah için cihad eden ocak, fitne yuvası haline geti­rilmiştir. Ve neticede daha sonraları padişah tarafından fesh edil­miştir.


Bediüzzaman Hazretleri bu ifsad komitesinin fa­aliyet­leri hakkında bilgi verirken ve bilhassa memleketimizde tesirli faaliyetinin başlangıç devresi hakkında diyor ki:


«Şimdiki ‘şânieke hüvel ebter’in mânasını gösteren komi­tenin([1]) selefleri([2]) hükmünde olan Yeniçeri’nin değil belki Yeniçerilerin içine karışan fesad komi­tesi Hilâfete karşı isyanlarının başlangıcı olan 1222 ve 24’te,([3]) aynen ma­son komitesinin hürriyet per­desi altında mebde-i is­yanı olan 1324 tarihine bir cihetle tevafukla beraber o eski komite­nin 1341’de mahvı ile başlayan dehşetli vâ­kıayı remzen göste­ren…» (Rumuzat-ı Semaniye’den)


MASON KOMİTESİNİN GAYESİ
Esas hedefi hilafet merkezi olan ve orayı dağıtmak için gayret gösteren gizli ifsad komitesi, asrımızın başın­dan az evvel Yunan’ı Osmanlılara saldırtmış, muhtemel bir mağlu­biyette de hilafet-i İslâmiye merkezine nüfuz ederek İslâmı ortadan kaldır­mayı hedeflemişlerdi. Fakat Yunan Ordusu Osmanlı Ordusu karşısında mağlub olunca, o zaman için bu arzularına muvaffak olamamış­lardı. Bediüzzaman Hazretleri bu hususu şöyle tesbit eder:


«Evet şimdiki Cumhuriyet perdesi al­tında bu dehşetli istibdadı yapan Mason Ko­mitesi 314’teki([4]) Yunan harbinde fırsat bekleyip, eğer Yunan galebe et­seydi meydana atılmak eme­lindeyken ‘vallahü hayrün nâsırîn’ Âyet-i Celilesinin hem manasıyla, hem 1314 aded-i tevafukuyla Yunan’ın mağ­lûbiyetini ilân edip mason komi­tesini susturdu. 314’ten tâ 324 ile 42’ye ve 44’e ka­dar susturdu.» (Rumuzat-ı Semaniye’den)


Bu komitenin mühim bir elemanı olan İngiliz Müstemlekât Bakanı Gladstone o sıralar şu sözleri söyle­mektedir:


«Bu Kur’an, İslâmların elinde bulun­dukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’anı onların elinden kaldırmalı­yız; yahut Müslümanları Kur’andan soğutmalıyız.» (Tarihçe-i Hayat sh: 51)


Yine bu defa 1908 İkinci Meşrutiyet harekâtında İttihadçıların içine nüfuz eden bu mason, gizli ifsad komi­tesi ondan sonra meydana gelen olayların şehade­tiyle; evve­len Osmanlı Devletini, hilafet-i İslâmiyeyi ve Türklerin İslâm kimliğini kaldır­mak için bütün gü­cüyle çalışmıştır. Bediüzzaman Hazretleri yazdığı Rumuzat-ı Semaniye risale­sinde bu hakikatları şöyle ifade etmekte­dir.


«1324 (1908)de mason komitesinin şeriat-ı Ahmediyeyi tahrib niyetiyle hürriyet perdesi al­tında hilafet-i İslâmiyeye saldırması tarihine te­vafuku ve şimdi o komitenin başına geçen bu herif adavet-i Arabiyeye([5]) harekâtını bina edip, Şeriat-ı İs­lâmiyenin şeairinin([6]) tahribine harekâtıyla tevafuk etmesi elbette gösteriyor ki, ‘inne şânieke hüvel ebter’ bun­lara dahi kasden işa­ret ediyor.…


Mason komitesinin reisinin sâbıkan mezkûr tah­lile binaen ‘süfyanî bi deccaleyni’ mânasını ve adedi olan 324 adedini göstermekle beraber 324’te ma­son komitesi­nin hürriyet perdesi altında hila­fet-i İslâmiyeyi kaldırmak te­şebbüsünün tari­hini göstermekle, birinci vechin gösterdiği aynı mes’eleyi gösteriyor ve ‘şânieke hüvel ebter’ işaretine işa­ret ediyor.» (Rumuzat-ı Semaniye’den)


GİZLİ İFSAD KOMİTESİNİN ESAS İC­RAAT DEVRESİ
Bu kısa izahattan sonra gizli ifsad komitesinin esas ic­raat devresi olan Cumhuriyetin ilk yıllarından iti­baren tes­bitlere başlayacağız.


O devrede Ankara’ya çağırılan Bediüzzaman Haz­retlerinin Tarihçe-i Hayatında şu bilgiler verilir:


«Abbasileri müteakiben, âlem-i İslâm içinde İslâmî idareyi ele alan Türklerin bin senelik muaz­zam idare­sinden ve hilafet sürmelerinden sonra, bü­tün dünyayı dehşete veren bir harb-i umumî([7]) meydana gelmiş, Osmanlı Devleti inkıraz bulmuş; İslâm’ın ebedî düşmanları, merkez-i hü­kûmeti istila ederek, Müslü­manlığın mahvolduğu ka­naatına varmışlardı!


İşte Bediüzzaman, İlahî kudretin tecellisiyle ve ihsanıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç verebilecek bir te­şekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber ça­lışmak ümidiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlahî([8]) ve mu’­cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını def’e­den ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur’an’a isti­nad eden ve Âlem-i İslâm’ın vahdetini([9]) nokta-i is­tinad yapa­cak ve İslâmiyet’in hakikatında mev­cud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeni­yeti meydana getire­cek bir niyet ve ga­yeyi bulun­durmak ve aşılamak üzere mecliste çalı­şıyordu. Fakat pek kuv­vetli maniler karşısına çıktı.


Âlem-i İslâm’ı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiaze ettiği (Allah’a sığındığı) bir zamanı ve fitneyi ateşlendi­receklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu. Bir gün riya­set odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düş­manlarının arasında nam kazanmak emeliyle, şe­air-i İslâmiyeyi tahrib et­menin, bu millet ve vatan ve Âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid ede­ceğini; eğer bir inkılab([10]) yap­mak îcab ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyet’e müteveccihen Kur’an’ın kudsî kanun-u esa­sîsi noktasından yapmak lâzım geldiği mealinde ihtar­larda bulu­nur.» (Tarihçe-i Hayat sh:145)


«M. Kemal Paşa itiraz ile, içindeki niyet ve halet-i ruhiyesini ifade ile, Bediüzzaman’ı kendine çekmek ve nüfu­zundan istifade etmek ister. Ve Be­diüzzaman’a meb’usluk, hem Dâr-ül Hikmet’teki eski vazifesini, hem şarkta Şeyh Sünusî’nin yerine vaiz-i umumî, hem bir köşk tahsisi gibi teklifler yapar.


Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhir­zamana([11]) ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyet­ten evvel İstanbul’da tevilini söylediği hadîslerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının Âlem-i İslâm ve insani­yette zuhur ettiğini görür. Ve yine gelen rivayet­lerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan Hizb-ül Kur’an([12]) hakkında, “O zamana ye­tiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kı­lınç hük­münde i’caz-ı Kur’an’ın nurlarıyla mukabele edilebilir.” tavsiye­sine müraatla, Ankara’da teşrik-i me­saî edemeyeceği için, kendisine tevdi’ edilmek istenen meb’usluk, Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye gibi Diyanet’teki azalığı, hem vila­yat-ı şarkıye vaiz-i umumîliği tekliflerini kabul et­mez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım meb’usların da arzularına uyamayaca­ğını bildi­rerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyeden([13]) uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağaracıkta idame-i hayat([14]) etmeye başlar…» (Tarihçe-i Hayat sh:147)


«Van’da mezkûr mağarada yaşamakta iken, şarkta ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor. “Sizin nüfu­zunuz kuv­vetlidir” diyerek yardım isteyen bir zâtın mektubuna: “Türk Milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok veliler yetiş­tir­miştir. Bunların torunlarına kılınç çekil­mez, siz de çekmeyiniz; teşebbüsünüzden vaz­geçiniz. Millet, irşad ve tenvir edilmelidir!” diye cevab gönderi­yor. Fakat yine hükûmet, Bedi­üzzaman’ı Garbî Anadolu’ya([15]) nefyediyor.» (Tarihçe-i Hayat sh:150)


GİZLİ DİNSİZ KOMİTELERİNİN EN AZGIN DEVRELERİ
«Bediüzzaman, Barla’ya 1925-1926 senele­rinde nefyedilmiştir. Bu tarihler, Türkiye’de yirmi­beş sene devam edecek bir istibdad-ı mutlakın icra-yı faaliye­tinin ilk seneleri idi. Gizli dinsiz komiteleri, “İslâmî şeairleri bi­rer birer kaldı­rarak İslâm ruhunu yok etmek, Kur’anı top­latıp imha etmek” plânla­rını güdüyorlardı. Buna muvaffak olunamayacağını ibli­sane düşüne­rek, “Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur’anı imha et­mesini intac([16]) edecek bir plân ya­pa­lım” demişler ve bu plânı tatbike koyulmuş­lardı. İs­lâmiyeti yok etmek için, tarihte görülmemiş bir tahri­bat ve tecavüzat hüküm sürmüştür.


Evet altıyüz sene, belki Abbasiler zama­nından beri yani bin seneden beri Kur’an-ı Hakîm’in bir bayrak­darı olarak bütün cihana karşı meydan okuyan Türk Milletini, bu vatan evlâdlarını, İslâmiyet’ten uzaklaş­tırmak ve mah­rum bırakmak için, Müslümanlığa ait her türlü bağların koparılma­sına ça­lışılıyor ve bilfiil de muvaf­fak olunuyordu. Bu vakıa cü­z’î değil, küllî ve umumî idi. Milyonlarca insa­nın husu­san gençlerin ve milyonlar masum­ların, tale­belerin iman ve itikadlarına, dünyevî ve uhrevî felâket­lerine taalluk eden çok geniş ve şümullü bir hâdise idi. Ve kı­yamete kadar gelip geçecek Anadolu halkının ebedî ha­yatlarıyla alâkadardı.


O zaman ve o sene­lerde, bin yıl­lık parlak mazinin delalet ve şeha­detiyle, Kur’anın bay­raktarı olarak en yüksek bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş bu­lunan kahraman bir milletin hayatında, İslâmiyet ve Kur’an aley­hinde dehşetli ta­havvüller ve tahribler yapılıyor ve cihanın en nam­dar ordusu­nun bin senelik cihad-ı diniye ile geçen parlak ma­zisi ve o mazide medfun muhte­rem ecdadı, yeni nesil­lere ve mektebli talebelere unutturulmaya çalışılıyor ve mazi ile irtibatları kesilerek bir takım maskeli ve su­retâ parlak kelâmlarla iğfalâtta bulunu­larak, Komü­nizm rejimine zemin hazırlanıyordu!


İslâmiyet’in hakikatında mevcud maddî-manevî en yüksek terakki ve medeniyet umdeleri yerine; dinsiz felsefenin ba­taklığındaki nursuz prensipler, edebsiz edib ve feylesofların fikir ve ideolojileri; gizli komünist­ler, farmasonlar, dinsizler tarafın­dan telkin ediliyor ve çok geniş bir çapta tedris ve ta­lime çalışılıyordu. Bilhassa İngiliz, Fransız gibi İslâm düşmanlarının İslâm âlemini maddeten ve manen yıp­ratmak, sö­mür­mek emellerinin ba­şında kahraman Türk Milletinin dinî bağlardan uzaklaştırılması; örf âdet, an’ane ve ahlâk bakımından tama­men İslâmiyete zıd bir duruma getirilmek plânları vardı ve bu plânlar maale­sef tatbik sahasına konmuştu!» (Tarihçe-i Hayat sh:152)


Bu dehşetli komitenin asırlara dayanan Türk - Arab beraberliğini ortadan kaldırmak ve bu derece ara­larının açılmasına sebeb olmalarındaki du­rumu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:


«Şimdiye kadar işitilmediği bir tarzda ve hiç bir siyasetin ve diplomatlığın tarzına benzemiyecek bir şe­kilde, iki samimi ve ebedî kardeş olan Türk - Arab’ın mabeyninde olan râsih([17]) uhuvvet-i İslâmiyeye bedel ebedî bir düş­manlık ve Arabiyete karşı bir buğz ve adavet perdesi altında Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a adavet niye­tiyle şeair-i İslâmiyeyi tahrif ve tahrib eden şu güruh-u ma’lûm([18]) ‘şânieke hüvel ebter’ manasını zâhir göstermekle şu cümle­nin işaretini kuvvetli te’yid eder.» (Rumuzat-ı Semaniye’den)


«Evet o dalalet ve zendekanın en azgın de­virle­rinde Bediüzzaman Said Nursî, daimî nezaret ve taras­sud([19]) altında ve böyle müdhiş ve pek çok ağır şerait içe­risinde idi. Nemrudların, Firavunların, Şeddadların ve Yezidlerin yapama­dığı zulümlerin enva’ı Bediüzzaman’a yapılıyordu. Ve yirmibeş sene böyle de­vam etti. O zaman âlem-i İslâm, mad­de­ten fakirdi ve müstevlilerin esaretinde bulunu­yordu. Bütün gizli fe­sad ve dinsizlik komite­leri, hem Türkiye’de, hem âlem-i İslâmda müdhiş faaliyetler yapıyor ve tarafdar­ları onları destekli­yor ve hepsi de İslâmiyet aleyhinde itti­fak ediyor­lardı.» (Tarihçe-i Hayat sh:159)


DİNSİZLİK KARŞISINDA RİSALE-İ NUR
«Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri öyle müşkil ve ağır vaziyetler altında Risale-i Nur Kül­liyatını te’lif ediyor ki, tarihte hiçbir ilim adamının karşılaşmadığı zorluklara maruz kalıyor. Fakat sönmeyen bir azim, irade ve hizmet aşkına mâlik olduğu için; yılmadan, yıpranmadan, usanıp bık­madan, bütün kuvvetini sar­federek emsalsiz bir sabır ve tahammül ve feragat-ı nefs ile, bu millet ve memleketi Komünizm ejderin­den, Mason âfa­tından, Dinsizlikten muhafaza ede­cek -eden ve etmekte olan- ve âlem-i İslâmı ve beşeri­yeti tenvir ve irşadda büyük bir rehber olan bu hâ­riku­lâde Ri­sale-i Nur eserlerini meydana getiriyor.» (Tarihçe-i Hayat sh:160)


«Risale-i Nur’un gittikçe inkişaf ettiğini, iman ve İslâmiyet’in kuvvetlenmeye başladı­ğını anlayan gizli din düşmanları, “Bediüzzaman gizli cem’iyet kuruyor, rejim aley­hindedir, rejimin temel nizamlarını yıkıyor!” gibi uydurma ve hükûmeti aldatıcı tertib ve ittiham­larla 1935 senesinde Eskişehir Ağır Ceza Mah­kemesinde, idam kasdıyla ve muhakkak su­rette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkında dava aç­tırı­lı­yor. Bunun üzerine Dâhiliye Vekili ve Jandarma Umum Kumandanı, teçhiz edilmiş askerî bir kıt’a ile birlikte Isparta’ya geliyorlar. Isparta-Afyon yolu bo­yunca süvari askerleri yerleştiriliyor. Isparta Vi­layeti ve civarı askerî birliklerle kontrol altında bulunduru­lu­yor. Bir sabah vakti; masum ve maz­lum Bediüzzaman inzivagâhından çıkarılarak, ta­lebeleriyle beraber, elleri kelep­çeli olarak kamyon­larla Eskişehir’e sevkediliyor.» (Tarihçe-i Hayat sh:215)


Bediüzzaman ve talebeleri Eskişehir’e nakledilir­ken yolda ıssız bir yerde hepsinin imha edilmesi için emir veril­miş, fakat komutanın müsbet çıkması neticesi tahakkuk et­ti­rilememiştir.


Bediüzzaman bir mahkeme müdafaasında diyor:


«Gizli bir kuvvet, bil’iltizam beni mahkûm et­mek istiyor. Ve her bahaneyi bulup, bin dereden su ge­tirmek gibi her bir çareye müracaat edip, kur­dun ke­çiye bahanesinden daha garib bahanelerle beni itham altına almak ve mah­kûm ettirilmek is­tenildiğimi his­sediyorum.» (Tarihçe-i Hayat sh:252)


«Ey beni bu belaya sevkedip, bu hâdiseyi icad eden mülhid zalimler! Madem ve her halde manen ve maddeten beni idam etmeye niyet etmiş­tiniz; neden umum mazlumların ve biçarelerin hukuklarını muhafaza eden adliyenin çok ehemmiyetli haysiyetini rahnedar edecek entrikalarla, dolablarla, Adliyenin eliyle yürüdünüz? Doğrudan doğruya karşımda merdane çıkıp, “Senin vücudunu bu dünyada istemiyoruz” demeli idiniz.» (Tarihçe-i Hayat sh: 256)


«Evet, Hükûmet-i Cumhuriyenin nazar-ı dikkatine arzediyorum ki; beni bu belâya sevkeden gizli komitenin yaptığı tedabir ve ettiği propaganda ve entrikalar bu hali gösteriyor.» (Tarihçe-i Hayat sh: 260)


«Risale-i Nur’un neşriyat ve fütuhat dairesi git­tikçe genişliyor... İştiyakla Nurları okuyanlar, günden güne zi­yadeleşiyor. Risale-i Nur’daki hâ­rika kuvvet ve tesiratın neticesini müşahede eden gizli İslâmiyet düş­manları, yine bir entrika çevirip Risale-i Nur’a ve mü­ellifi Bediüzzaman’a suikasdla: “Bediüzzaman gizli cem’iyet kuruyor, halkı hükû­met aleyhine çeviriyor, inkılabları kökünden yı­kıyor, Mustafa Kemal’e deccal, süfyan, din yı­kıcısı di­yor, bunu hadîslerle isbat ediyor.” gibi bir sürü bahaneler ve plânlarla ittiham edilerek Kastamonu'dan Denizli Ağır Ceza mahkemesine, yüz yirmi altı talebesiyle beraber 1943 senesinde sevkediliyor.» (Tarihçe-i Hayat sh: 399)


GİZLİ KOMİTENİN TAKTİKLERİ
Gizli komitenin faaliyetleri çok çeşitli olduğunu yine Bediüzzaman Hazretlerinden öğreniyoruz.


«Sonra gizli düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım enaniyetli hocalar ve şeyhleri aleyhimize evhamlandırdılar. Bizi, Denizli Hapsine beş altı vilayetlerden gelen Nur talebelerini, o Medrese-i Yusufiyede toplanmağa vesile oldular.» (Lem'alar sh: 263)


«Bediüzzaman Said Nursî ve talebelerinden bir kısmı hapiste dokuz ay kaldıktan sonra beraet kararı üzerine tahliye ediliyor. Fakat Said Nursî Hazretlerini hapishanede zehirliyorlar, ölüm teh­likesi geçiriyor. Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle kurtulu­yorsa da, tarihte hiçbir kimseye yapılma­yan zulüm, iş­kence ve ihanetlere maruz bırakılı­yor. Bediüzzaman, gizli dinsiz münafıkların tahri­katıyla girdiği bü­tün mahkemelerde olduğu gibi, bu idam plâ­nıyla ve­rildiği mahkemede de hak ve hakikatı, pervasızca ve ölümü hiçe sayarak haykırıyor.» (Tarihçe-i Hayat sh:400)


«Gizli düşmanlar beni zehirlediler ve Nur’un şehid kahramanı merhum Hâfız Ali benim bedelime hastaha­neye gitti ve benim yerimde berzah âlemine se­yahat eyledi…» (Lem’alar sh:265)


Bediüzzaman Hazretlerinin gizli din düşmanları­nın desiselerine karşı talebelerini ikaz için Denizli Hapsi’nde yazdığı bir mektubu:


«Aziz kardeşlerim! Bu cuma gününde mü­him bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. “Bu musi­betten kur­tulmak için ne yapacağız?” lisan-ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesa­nüdle, el ele, omuz omuza veri­niz. Çünki birbi­rinden ve Risale-i Nur’dan ve benden çekinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek isteyen gizli kuv­vete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim; eğer bilsey­dim ki benden teberri etmekle kurtulacaksınız, beni tahkir ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl eder­dim. Fakat, bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi bi­liyor, al­danmıyor; za’fınızdan, teberrinizden([20]) ce­saret alır, daha ziyade ezer.» (Tarihçe-i Hayat sh:431)


«En ziyade yaralananlar, siperini bırakan­lardır. Hem bizim karşımızda hükûmet ve mah­keme değil, belki gizli zendeka ve küfr-ü mut­laka([21]) düşenlerin komi­tesidir. Ve hiç bir tevil kaldırmayan dehşetli bid’ala­rın tarafdarlarıdır ki, hükûmeti iğfal edip aleyhimizde sevk ettiler. Bana kusu­rum için sıkılan, elbette müna­fık Masonlara yanaşır. Evet, yol şimdi bizim için iki­dir. Bir veli dahi bize hücum etse, bilmeyerek Mason­lara yardımcı olur.» (Elyazma Denizli Mektubları sh:10)


AFYON HAPSİ VE İSYAN PLÂNI
Gizli din düşmanlarının Bediüzzaman Hazretleri­nin Afyon Hapsi’ne girmesine dair plânları da Tarihçe-i Hayat’ında şöyle anlatılıyor:


«Bediüzzaman 1944’te Denizli Mahkeme­sinde be­raet ettiği halde, Afyon vilayetine bağlı Emirdağ kaza­sında ikamete memur ediliyor. Orada kendi âhireti ve Risale-i Nur’la meşgul olurken 1948 senesinde, gizli din düşman­ları, yapılan zulümler az geliyormuş gibi aynı nakarat ile, “Gizli cem’iyet kuruyor, halkı hükû­met aleyhine çeviri­yor; ihtiyarladıkça artan enerjisiyle, kuvvetiyle, re­jimi yıkmağa çalışıyor. Mustafa Kemal’e, İslâm Deccalı, Süfyan diyor” gibi bir sürü bahanelerle, elli Risale-i Nur talebesiyle birlikte Afyon Ağırceza Mahkemesine sevkediliyor ve hapse ko­nuluyor.» (Tarihçe-i Hayat sh:543)


Gizli komite tarafından Bediüzzaman Hazretleri ha­pishanede mevkuf iken hapishane içinde isyan, kar­gaşa plânlanmıştı.


Gizli düşmanların bu hilesini fark eden Bediüz­zaman Hazretleri, kendi talebelerini ciddi şekilde ikaz etmiş, mek­tublar yazmıştır. Orada bulunan diğer mah­puslara da irşad edici mektublar kaleme almıştır. Böy­lece plânlanan kargaşa ve isyan hare­ketleri akim kalıp bilakis umumî bir barış ha­vası gerçekleşmiştir. Afyon hapsinde çıkartılmak istenen is­yan hareketinin hedefi, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ve Nur talebeleriydi. O vesileyle Üstada ve Nur hizmetine darbe vurmak he­saplanıyordu.


Bu hususlarda yazılan ve Risale-i Nur Külliya­tı’nda dercedilen bir hayli mektub vardır. Bunların bir kısmı Onüçüncü Söz sonunda neşredilmiştir.


«Aziz, sıddık kardeşlerim!


Evvelâ: Hem sizin, hem hapisteki arkadaş­larını­zın bayramınızı tebrik ederiz. Siz ile bayram­laşanı, ay­nen be­nimle bayramlaşmış gibi kabul ediyorum ve umumuyla bizzât bayram ziyaretini yapmışım gibi bili­niz, bildiriniz.


Sâniyen: Sebebsiz kalın demir sobamın par­ça­lan­masıyla verdiği haber ve biz dahi o işarete bi­naen tam bir ihti­yat ve temkinle geçen fırtınacık, yüzden bire indi, barut ateş almadı. Şimdi yine, se­bebsiz mata­ra­mın acib bir tarzda küçücük parça­lara inkısam et­mesi, bize tekrar tam bir temkine ve tahammüle ve ih­tiyata sarılmamızın lüzumunu haber veriyor. Aldığım ma­nevî bir ihtarla, gizli münafıklar, dindarlara karşı namazsız sefa­hetçileri ve mürted komünist­leri istimal et­mek istiyorlar, hattâ parmaklarını bu­raya da sokmuşlar.» (Şualar sh:511)


«Aziz, sıddık kardeşlerim! Bugün benim pencere­lerimi mıhlamalarının sebebi, mahpuslarla mürafaa ve selâm­laşmamaktır. Zâhirde başka ba­hane gösterdiler. Hiç merak etmeyiniz.» (Şualar sh:491)


«…ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini din­le­mişler, elbette mabeynlerinde bulunan bü­tün küsmekleri bırakmağa hem maslahat ve is­tirahat-ı şahsiye ve umumiye iktiza ediyorlar. Na­sılki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş ol­dular ve bizim beraeti­mize bir sebeb olup (hattâ dinsizlere, serserilere de) o mahpuslar hakkında “Maşâallah, bârekâllah” dedirtti­ler, o mahpuslar tam teneffüs etti­ler.» (Şualar sh: 487)


BEDİÜZZAMAN HAPİSTE ZEHİRLETİLDİ
«Bediüzzaman yirmi senede olduğu gibi, şu üç-dört senede de o kadar emsalsiz bir işkenceye maruz kalmıştır ki, tarihte hiç bir ilim adamına bu kadar caniyane bir sû’-i kasd yapılmamış­tır.


Denizli hap­sinde bir ayda çek­tiği sıkıntıyı, Af­yon’da bir günde çekmiştir! Kendisine, bütün bütün kanunsuz muame­le­ler yapılmıştır. Hapishanede tam yirmi ay, kışın çok soğuk olan gayr-ı munta­zam bir koğuş içinde yalnız bı­rakılarak, tecrid-i mutlak içinde imha olmasına intizar edilmiştir. Kışın en şiddetli günlerinde, hapishane pencere­lerinin iki milim buz tuttuğu za­manlarda ze­hir verilmiş; ihtiyar, çok hasta haliyle, aylarca ızdı­rab çektirilmiştir. Mübarek yatağında, bir ta­raftan bir tarafa dönemeyecek bir hale geldiği za­manlarda bile, hizmetine, bir talebesi olsun müsa­ade edilmemiştir. O kor­kunç şerait altında, kendi kendine ölüp gitmesi beklenmiştir. Hastalığı o ka­dar şiddetlenmiştir ki; günlerce birşey yi­yememiş ve gıdasız kalmış ve çok zaîf bir vaziyete gelmiştir.


Böyle olduğu ve çok sıkı bir ta­rassud ve tazyikat altında bulundurulduğu halde, Risale-i Nur’un te’­lifinden geri kalmamış, her hapiste olduğu gibi, bu­rada da gizli olarak eser te’lif etmiştir. Mahpuslar gizli gizli Risale-i Nur’u elleriyle ya­zıp ço­ğaltmışlar ve hapishaneden dışarı da çıka­ra­rak neşrini temin etmişlerdir. Bediüzzaman ha­piste ol­duğu günler dahi Risale-i Nur’un neşri­yatı durma­mış, perde altında yüz binlerce nüsha­ları eski yazı ile neş­retmeye -Nur Kahramanı Hüs­rev gibi- Nur talebeleri mu­vaffak olmuşlardır.


Hapishanede -zehirlenerek- ölüm döşeğinde iken, fırsat bulup ziyaretine varabilen bir talebe­sine şöyle demiştir: “Belki hayatta kalamayacağım, bütün mev­cudiyetim vatan, millet, gençlik ve âlem-i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saadeti uğrunda feda olsun. Ölürsem, dostlarım intika­mımı almasınlar!..”


Bediüzzaman’ın hapishaneye gelmesiyle çok müs­tefid olan hapislerden birisi pencereden selâm verdiği zaman, “Sen Bediüzzaman’a neden selâm verdin? Neden onun penceresine bakıyorsun?” di­yerek, dayak atılmıştır. Çok mü­barek ve çok sevgili Üstadlarının hasta ve çok elîm vaziyetinde gizlice fırsat bulup gö­rüşmeye çalışan talebeleri, ya­kalan­dıkları zaman fala­kalara yatırılarak dayaktan ge­çirilmiştir. Fakat onlar bu mezalimden aslâ yıl­mamışlar, imandan ve izzet-i İslâmiyeden gelen bir salabetle, o zalimler vurdukça, onlar da her vuru­luşlarında “Vur! Vur!” diye bağırmış­lardır. “Düşmanın çizmesi boğazımıza bastığı za­man onun yüzüne tükür! Ruhun kurtulsun, cese­din ezilsin.” hakikatını matbuat lisanıyla da be­yan eden Üstadları Bediüzzaman’a ittiba etmişler­dir.


İşte böyle türlü türlü işkence ve tazyikat­larla, ge­rek hapishane dâhilinde gerek haricinde hizmetini dahi yap­tırmamaya çalışmışlardır. Dün­yada hiçbir kimseye yapılmayan zulüm ve ihanet, Bediüzzaman’a yapılmış­tır.


Nihayet 20 Eylül 1949 günü ceza müdde­tini hapis­hanede tamamlayarak tahliye edilmiştir. Bütün hapis­hanelerde hapisler resmî mesaî saatle­rinde tahliye edi­lirken, Afyon hapishanesinde de saat onda âdet iken, Bediüzza­man’ı fevkalâde bir tezahürat ile karşılamağa ha­zırlanan halkın istikbaline mani’ olmak için, şafak vakti ile sabah namazı arasında ha­pishaneden tahliye etmişlerdir.» (Tarihçe-i Hayat sh:545)


NUR HİZMETİNİ SAPTIRMA PLÂNI
Nurculuk faaliyetinin mahkemeler ve tazyikler yoluyla dağıtılamadığını hattâ aksine daha kuvvetle­nip geniş­lediğini gören münafıklar hücum plânını hulûl plânına değiştirdiler. Yani Müslüman, hattâ Nurcu görünüp ve hizmet diyerek meslek-i Nuriyeyi asli­yetinden uzaklaş­tırmak için çalışmaya başladılar.


Doğrudan hücum plânından daha zararlı olan bu hulûl plânı hakkında şöyle dikkat çekiliyor:


«Bu gizli din düşmanları ve münafıklar çok­tandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunla­rında­dır. Onları Risale-i Nur’dan ve üs­tadlarından ayırmak kabil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını, desiselerini de­ğiştirdiler. Bir zayıf damarlarından veya safiyetlerinden isti­fade ederiz fikriyle al­datmak yolunu tuttular. O münafıklar veya o müna­fıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost suretine girerek, bazan da talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki:


“Bu da İslâmiyete hizmettir, bu da onlarla mücadeledir. Şu malûmatı elde edersen, Ri­sale-i Nur’a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir.” gibi bir takım kandırışlarla sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hiz­metini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere naza­rını çevirip, ni­hayet Risale-i Nur’a çalış­maya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşür­meye çalışıyorlar. Veyahut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya kor­kutmakla hizmetten vazgeçir­meye gayret edi­yorlar.


Risale-i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, ruhî, kalbî intibah ve uyanıklık veriyor ki; bütün böyle aldatma­lar, bizi Risale-i Nur’a şiddetle sevk ve teşvik ve o dessas münafıkların mak­sadla­rının tam aksine olarak bir tesir ve bir netice hasıl ediyor. Fesübhanallah!.. Hattâ öyle Nur talebe­leri meydana gelmektedir ki, asıl hâlis niyet ve kudsî gaye­den sonra -bir sebeb olarak da- münafıkların mez­kûr plânlarının inadına, rağmına dünyayı terk edip kendini Risale-i Nur’a vakfediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: “Zaman, İslâmi­yet fedaisi ol­mak zamanıdır.”» (Tarihçe-i Hayat sh:690)


Bediüzzaman Hazretleri aynı mevzuda talebele­rini ikaz için diyor:


«Sizin beraetiniz ve manen galebeniz, zalim­leri şaşırttı. Cepheyi burada değiştirdiler. Düşma­nane ta­arruzdan vazgeçip, dostane hulûl([22]) edip, has talebe­leri Risale-i Nur’un hizmetinden geri bırakmak için, memuriyet gibi bir meşgale buluyorlar veya ter­fian işi çok diğer bir memuri­yete veya diğer bir meşga­leyi buluyorlar. Burada o nevi­den çok vakıalar var. Bu taarruz bir cihette daha zararlı görünüyor.» (Kastamonu Lâhikası sh:147)


«Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bu­lunmaları lâzımdır. Çünki manevî fırtınalar var, bazı dessas münafıklar her tarafa sokulur. İs­tibdad-ı mutlaka dinsizcesine taraftarken, hürriyet fırka­sına([23]) girer; tâ onları bozsun ve es­rarlarını bilsin, ifşa etsin.» (Emirdağ Lâhikası-I sh:159)


«Müdafaatımın bütün safahatında gizli ve müd­hiş bir komiteye karşı mübareze vaziye­tini göste­ren tarz-ı ifademdeki maksadım şudur:


Nasılki Hükûmet-i Cumhuriye “Dini dünya­dan tefrik edip bîtarafane kalmak” prensibini ka­bul etmiş; dinsiz­lere, dinsizlikleri için ilişme­diği gibi; din­darlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o pren­sibin îcabatın­dandır. Öyle de; ben dahi bîtaraf ve hürriyetperver olması lâzım gelen Hükûmet-i Cumhuriyeyi, dinsizliğe tarafdar ve entrikaları çeviren ve hükûmetin memurlarını iğfal eden gizli menfî ko­mitelerden tefrik edilip, hükûmetin on­lardan uzak olmasını istiyorum; o en­trikacılarla mübareze ediyo­rum.» (Tarihçe-i Hayat sh:240)


«Aziz, sıddık kardeşlerim!


Gayet ehemmi­yetli bir mes’eleyi -bundan evvel size icmalen beyan ettiğim mes’eleyi- tekrar size söylememe kuvvetli, manevî bir ihtar aldım. Şöyle ki:


Perde altındaki düşmanımız münafık­lar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siya­set ve idareyi zâhirî dinsizliğe âlet edip, bize hü­cumları akîm kaldığı; ve Risale-i Nur’un fütuhatına menfaati olan eski plânlarını bırakıp, daha müna­fıkane ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dair buralarda emareleri gö­ründü. O plânların en mühim bir esası; has, sebatkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkün ise Risale-i Nur’dan vaz­ge­çirmektir. Bu noktada o kadar acib yalanları ve de­siseleri istimal ediyorlar ki, Isparta ve havalisi, gül ve nur fabrikasının kahraman şakirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost sure­tinde hulûl edip, kor­kutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evham veri­yor­lar. “Aman, aman Said’e yanaşmayınız! Hükûmet takib ediyor” diye zaîfleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hattâ bazı genç tale­belere, hevesatlarını tahrik için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hattâ Risale-i Nur erkânla­rına karşı da, benim şahsımın ku­suratını, çürüklüğünü gösterip; zâhiren dindar ehl-i bid’a­dan bazı şöhretli zâtları gösterip; “Biz de müslü­manız, din yalnız Said’in mesleğine mahsus değil” de­yip, bize karşı perde altında cephe alan zındık­lara ve anarşilik he­sabına o safdil ehl-i diya­net ve hoca­ları âlet edip istimal ediyorlar. İn­şâallah bunların bu plânları da akîm kalacak. Böyle heriflere dersiniz:


“Biz, Risale-i Nur’un şakirdleriyiz. Said de, bizim gibi bir şakirddir. Risale-i Nur’un menbaı, madeni, esası da Kur’andır. Yirmi se­nedir emsalsiz tedkikat ve takibatla beraber, kıy­metini ve galebesini en muannid düş­mana da isbat etmiştir. Onun tercü­manı ve bir hizmetkârı olan Said ne halde olursa ol­sun, hattâ Said de -El’iyazübillah- Risale-i Nur’un aleyhine dönse, bizim sadakatımız ve alâkamızı inşâal­lah sarsmayacak.” deyip, o kapıyı kaparsınız. Fa­kat mümkün olduğu kadar Risale-i Nur’la meşgul olmak, elinden gelirse yazmak ve mübalağalı pro­pa­gandalara hiç ehemmiyet vermemek ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.» (Emirdağ Lâhikası-I sh:125)


«Kardeşlerim, bu geniş hücum, Risale-i Nur’un fü­tuhatına karşıdır. Fakat anladılar ki; Nurlara iliştikçe daha ziyade parlar, ders dairesi genişlenip ehemmiyet kesbeder ve mağlub olmaz. Yalnız “sırran tenevverat” perdesi altına girer. Onun için plânı değiştirdiler, zâhiren Nurlara ilişmiyorlar. Biz madem inayet al­tındayız, elbette kemal-i sabır içinde şükretmeliyiz.» (Şualar: 485)


BAZI KİMSELERİN MASONLARA ÂLET OLMASI
Münafıkların diğer bir plânı da bazı hoca­ları Nurculuk aleyhinde tahrik etmeleridir. Bu hu­susta Bediüzzaman Hazretleri diyor:


«Risale-i Nur’a, daha vatana, idareye zararı do­kunmak bahanesiyle tecavüz edilmez, daha kim­seyi o bahane ile inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a tarafdarı veya enaniyetli sofî-meş­reblileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur’a karşı -iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında ol­duğu gibi- istimal etmek ve Risale-i Nur’a ve şa­kirdlerine ayrı bir cep­hede tecavüz etmeğe müna­fıklar çabalıyorlar. İnşâallah mu­vaffak olamazlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam ihtiyatla beraber, bir taarruz olduğu vakitte müna­kaşa et­mesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl-i ilim ve imansa, dost olsunlar. “Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize iliş­meyiniz. Biz ehl-i imanla kardeşiz.” deyip yatış­tırsınlar.» (Emirdağ Lâhikası-I sh:102)


«Risale-i Nur aleyhinde yaptıkları desiseler ve tedbirler ve şakirdleri soğutmak ve sarsmak plânları, hususan derd-i maişet belaları, Risale-i Nur’un in­kişafını durdurmuyor. Günden güne te­vessü’ ediyor. Hattâ en ziyade hü­cum edenler dahi, perde altında isti­fadeye çalışıyorlar. Cenab-ı Hak­k’a hadsiz şükür olsun ki, inayet-i İlahiye ve hi­ma­yet-i Rabbaniye devam edi­yor. Fakat yalnız ehem­miyetli bir plânla, ayrı bir cep­hede, mütemerrid münafıklar tarafından bir hü­cum var. Çok ih­tiyat ve dikkat ve sebat ve tesanüd lâ­zımdır ki, tâ onların bu plânı da akîm kal­sın. Plân da budur:


“Risale-i Nur talebeleri içinde tesanüdü bozmak.” Onsekiz seneden beri hakkımızda proğ­ram­ları, has ta­lebeleri bizden kaçırmak, soğutmak idi. Bu plânları akîm kaldı. Şimdi tesanüdü boz­mak ve bazı menfaatperest fa­kat ehl-i ilim ve ehl-i dinden, Risale-i Nur’un cereyanına karşı rakib çıkarmak suretiyle intişarına zarar ver­meye çalışıyorlar.» (Kastamonu Lâhikası sh:235)


ASAYİŞİ BOZAN İFSAD KOMİTESİDİR
Yine Bediüzzaman Hazretleri’nin gizli münafıkla­rın entrikalarına karşı ikaz edici beyanlarından bazıları da şöyle:


«Ecnebi menfaati hesabına ve bu millet ve bu va­tanın pek büyük zararına çalışan bir gizli komite, bi­zim be­raetimizi bozmak için, her ta­rafta habbeyi kubbe yaparak bir kısım memurları aleyhime evham­landırdılar. Bir maksadları; be­nim sabrım tüken­sin, artık yeter dedirtsinler. Zâten onların şimdi benden kızdıklarının bir se­bebi; sükûtumdur, dünyaya karışmamaktır. Âdeta ne için karışmıyorsun, tâ karış­sın maksadımız ye­rine gelsin diyor­lar» (Emirdağ Lâhikası-I sh:17)


«Risale-i Nur’un çok şiddetli darbelerine karşı muarızlar zaîf bahaneler ve sinek kanadı ka­dar ehemmiyetsiz kusurları medar-ı mes’uliyet gördükleri halde; bu dehşetli darbeleri nazara al­mayıp hem bera­etimizi, hem Risale-i Nur’un ser­bestiyetini kabul etme­lerinin sebebi: Başta “Âyet-ül Kübra” olarak Risale-i Nur’un “Meyve” ve “Hüccet-ül Baliga” gibi eczaların­daki hârikulâde ve sarsıl­maz hakikatlar, onların deh­şetli inadlarını kırma­sıdır. Çaresiz mec­buriyetle serbestiyetini; be­raetimizi resmen kabul etmiş­ler. Fakat yine gizli zendeka komitesi, elinden gel­diği kadar na­zar-ı millette kendilerini lanetten, nefret­ten bir de­rece kurtarmak için, kusurlarımızı arıyorlar ve hü­kûmeti iğfal etmeğe çalışıyorlar. Onun için biz; es­kisi gibi ihtiyatımızı elden bırakmamalıyız.» (Emirdağ Lâhikası-I sh:50)


«Gizli düşmanlarımız hükûmetin ehemmi­yetli ve birkaç vazifedarlarını elde edip beni tazyi­katla, Menemen ve Şeyh Said hâdisesi gibi bir hâdise çıkarmak için bütün kuvvetiyle en hassas damarla­rıma dokunduracak tarzda her desiseyi is­timal ettiler. Gördüler ki Eski Said yok, yenisi ise her şeye ta­hammül ediyor, o plânı sair sû’-i kasdlere ezcümle zehir vermeye tebdil ettiler. Hıfz-ı İlahî onu da akîm bı­raktı. Şimdi o münafıklar resmen hü­kûmetin nüfu­zunu, benden halkları ürkütmek ve vazgeçirmek için burada dehşetli bir propaganda ile istimal ediyor­lar. Fakat siz hiç telaş etmeyiniz. İnayet-i Rabbaniye devam eder. Gittikçe fütuhat-ı Nuriye tevessü’ ediyor.» (Emirdağ Lâhikası-I sh:147)


İfsad Komitesi her kılığa girip, eski komünistleri ve ahlaksızları kullanabildiğine delil şu beyandır.


«Aldığım manevî bir ihtarla, gizli münafık­lar, dindarlara karşı namazsız sefahetçileri ve mür­ted ko­münistleri istimal etmek istiyor­lar, hattâ parmaklarını buraya da sokmuşlar.» (Şualar sh:511)


Devletin en başı bile o komitenin adamı olabiliyor.


«Geçen kışta bana karşı sû’-i kasdların, ina­yet-i İlahiye ile ve duanızın yardımıyla gelen sabır ve ta­hammülüm neticesinde akîm kalan plânı pek geniş bir tarzda olduğuna delil ise; bu yakında Re­isicumhur, Afyon’da demiş: “Bu vilayette din ci­hetinde bir ka­rışıklık çıkacağını zanneder­dik…”


Demek, gizli komite beni sıkıştırmakla bir hâdise çıkarmak istiyordular. Bir ecnebi müda­halesi he­sabına ve müslümanlar ve vatan zararına, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir tarzda, damarıma şiddetle dokunan ihanetler ve sıkıntılarla tazibleri, on­lara dünyada tam zarar, âhirette Cehennem ve sakar; ve bize, dünyada mü­kem­mel sevab ve zafer ve âhirette inşâallah Cen­net ve âb-ı kevseri kazandırır. Demek bu gizli plânı heyet-i vekile ve reis hissetmiştiler ki; bura­larda umum memurlar, hattâ vali ve kaymakam, za­bıta benimle görüşmekten kaçıyor ve ürkü­yordular. Ben de hayret ederdim. Fakat elimizde yalnız Nur bulun­duğunu ve Siyaset topuzu bulunmadı­ğını, zerre kadar aklı bulunanlar anladılar.» (Emirdağ Lâhikası-I sh:159)


Dinsizliği kılıflamak bahaneleri ile yapılan iftiralar.


«Gizli zındıklar, kendilerini istikbalin la­netin­den kurtarmak için, elbette bahaneler arıyor­lar ve hü­küm elle­rinde bulunanları aldatıyorlar.» (Emirdağ Lâhikası-I: sh:192p.son)


«Dikkat ediniz, küfr-ü mutlakı müdafaa eden gizli komite içinize parmak sokmasın. Benim kom­şudaki koğuşa parmağını soktu, beni azab içinde bı­raktı.» (Şualar sh:327)


İfsad Komitesinin içyüzünü özetleyen en güzel tarif :


«Sâbık mahkemelerde dava ettiğim ve hüc­cetle­rini gösterdiğimiz gibi; bizim gizli düşmanla­rımız ve hü­kûmeti iğfal ve bir kısım erkânını ev­hamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevkeden resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya Anarşi­lik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat-ı Kur’an’a karşı mürtedane mücadele eden bir dessas zındıktır ki; bize hü­cum etmek için;


is­tibdad-ı mutlaka Cum­huriyet namını vermekle,


.‹.irtidad-ı mutlakı rejim al­tına almak;la,


.‹.sefahet-i mutlaka medeniyet na­mını takmak;la,


.‹.cebr-i keyfî-i küfrîye kanun na­mını vermek;le;


hem bizi perişan, hem hükû­meti iğfal, hem adliyeyi bizimle manasız meşgul eylediler. Onları Kahhar-ı Zülcelal’in kahrına ha­vale edip, kendimizi on­ların şerrinden muhafaza için “Hasbünallahü ve ni’­melvekil” kal’asına iltica ederiz.» (Şular sh:377)


KOMÜNİSTLERLE MASONLARIN İŞBİRLİĞİ
Komünizmi yaymağa çalışan komünist komitesinin gizli ifsad komitesiyle beraber hareket edebileceklerini ve hükümetin de onlara ses çıkarmadığını 1948 yılında Afyon Hapsinde bildiren Bediüzzaman Hazretleri der ki:


«Hükûmet beni tam himaye ve bana yardım et­mek, milletin maslahatına ve vatanın menfaatına çok lüzumu varken, beni sıkması îma eder ki; kırk sene­den beri benim ile mücadele eden gizli zendeka komitesiyle şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli birer resmî makam elde ederek kar­şıma çıkıyorlar. Hükûmet ise, ya bilmiyor veya mü­saade ediyor diye çok emareler bana endişe veri­yor.» (Şualar sh:382)


Bu derslerin her zamana ve hadiselere bakan dersler olduğu unutulmamalıdır.


«Kat’iyen size beyan ediyorum ki; hiç bir cem’iyet­çilik ve cem’iyetlerle ve siyasî cereyanlarla hiçbir alâ­kası ol­mayan Nur talebelerini, cem’iyet­çilik ve siyaset­çilik ile itham etmek; doğrudan doğruya kırk sene­den beri İslâmiyet ve iman aleyhinde çalışan gizli bir zendeka komitesi ve bu vatanda Anarşi­liği ye­tiştiren bir nevi Bolşevizm namına bilerek veya bil­meyerek bi­zimle bir mücadeledir» (Şualar sh:395)


«Evet hükûmet-i cumhuriyenin nazar-ı dik­katine arz ediyorum ki; beni bu belaya sevkeden gizli ko­mitenin yaptığı tedabir ve ettiği propa­ganda ve entri­kalar bu hali gösteriyor. Çünki hiç bir hâdisede görül­memiş bir tarzda umumî bir pro­paganda, bir entrika ve bir dehşet aleyhimize dön­düğüne delil şudur ki: Altı aydır yüzbin dostum var­ken hiçbiri bana bir mektub yazamadı, bir se­lâm gönderemedi. Hükûmeti iğfale ça­lışan entrika­cıların ihbaratıyla, vilayat-ı şarkıyeden tâ vilayat-ı garbiyeye kadar her yerde istintaklar, tahar­ri­yat­lar devam ettiğidir.» (Şualar sh: 457)


Bir savcının Bediüzzamanın aleyhinde çalışan gizli bir ifsad komitesi yok demesine verdiği cevabında Bediüzzaman Hazretleri diyor:


«Gizli düşmanı ve ifsad komitesi yok de­mesi öyle bir yalandır ki, Komünist ve Mason ve Taşnak gibi çok komiteler lisan-ı hal ile; bu if­tiradır, biz mey­dandayız derler. Ve otuz seneden beri emsalsiz bir tarzda Said’in ba­şına gelen elîm hâdiseler, hususan bu on ay tecrid-i mutlak ve Sa­id’in herşeyi bırakıp bütün kuvvetiyle Kur’an için o mütecaviz din düşman­larına karşı yüz Nur risaleleriyle galibane çalışması, o yalan davayı yüz hüccetle tekzib eder.» (Şualar sh:423p.2)


GİZLİ-DERİN KOMİTELERİN İÇYÜZÜ
Mezkûr ifsad komitesinin mahiyeti hakkında ten­vir edici şu gelecek beyanlarda daha çok İngiliz Emper­yalizmi ve Ma­son Cereyanı kasd edildiği anlaşılıyor. Şöyle ki:


«Şimdi Kur’an, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:


Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cere­yan yüzde otuz-kırk adama zarar verebilir.


İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların, Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye daire­sinde dinsizliği neş­retmek için; ifsad komitesi namında bir komite. Bu da yüzde on-yirmi adamı bozabilir.


Üçüncüsü: Garblılaşmak ve Hristiyan­lara benze­mek ve bir nevi Purutluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştir­meye çalışan ve dinde his­sesi olmayan bir kı­sım siyasîler heyetidir. Bu cere­yan yüzde belki binde birisini, Kur’an ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.» (Emirdağ Lâhikası-II sh:208)


«Dinsizlik veya Komünistlik veya Anar­şistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancılık gibi si­yaseti­nize muhalif cem’i­yetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız iman ve Kur’an cadde-i kübrasında giden ve kendile­rini ve vatandaşlarını idam-ı ebedîden ve haps-i mün­ferid­den kurtarmak için Kur’anın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve ha­kikat bir eseri oku­yanlara ve hiçbir siyasî cem’iyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuv­vetlerine cem’iyet namı verip ilişmişsiniz. Onları pek acib bir ka­nunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz.” dedikleri za­man ne cevab vereceksiniz?


Biz de siz­ler­den soru­yoruz. Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hü­kûmeti bi­zimle, vatana ve millete zararlı bir su­rette meşgul eyle­yen muarızlarımız olan zındıklar ve müna­fıklar, istib­dad-ı mutlaka “cumhu­riyet” namı vermekle, irtidad-ı mut­lakı rejim altına almakla sefahet-i mut­laka “medeniyet” ismini vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâ­kimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyor­lar.» (Şualar sh:286)


«Efendiler! Otuz-kırk seneden beri Ecnebi hesa­bına ve küfür ve ilhad namına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur’an hakikatına ve iman hakikatlarına her vesile ile hü­cum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad ko­mitesine karşı, bu mes’elemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onla­rın Müslüman kis­vesindeki propagandacılarına hitaben, fakat sizin huzurunuzda zâ­hiren sizin ile bir­kaç söz ko­nuşacağıma müsaade ediniz. (Fakat ikinci gün beraet kararı, o dehşetli konuş­mayı geriye bıraktı.)» (Şualar sh:288p.son)


Evet «Nurcularda hakikî, hâlis, sırf rıza-yı İlahî için ve müsbet ve uhrevî fedailer var ki; ma­son ve komünist ve ifsad ve zendeka ve ilhad ve Taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükûmeti, adliyeyi aldatarak las­tikli kanunlar ile on­ları kırmak ve dağıtmak isti­yorlar. İnşâallah bir halt edemezler. Belki Nur’un ve imanın fedailerini ço­ğaltmağa sebebiyet verecekler.» (Şualar sh:521)


«Altmışbeş sene evvel bir vali bana bir ga­zete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur’anı elinde tu­tup konfe­rans vermiş. Demiş ki: “Bu, İs­lâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olama­yız, tahakkümümüz altında tu­tamayız. Ya Kur’anı sukut ettirmeliyiz veya­hut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”


İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bî­çare, fedakâr, masum, hamiyetkâr millete za­rar ver­meye ça­lışmışlar.» (Emirdağ Lâhikası-II sh:223)


«Âlem-i İslâm’da çok müstemlekâtı bulunan bir devlet (İngiliz) bu Anadolu haricindeki Müs­lümanlara yalnız kendi menfaatı için bir derece dinlerine ilişmi­yor, ilişemiyor diye o devletin haric İslâmlara tatbik ettiği siyasete bü­tün bütün mu­halif bir siyaseti takib ettiği, bu memlekette faali­yette bulunan propaganda­sına kapılıp o cereyana ta­raftarlıkla Risale-i Nur’un safvet ve hâlisiyetine zarar verdiğinden o siyasî şa­kirdlere dedim:


O devlet (İngiliz) bu memleketteki hükû­mete müstemlekâtındaki müslümanlar ısınmamak ve ilti­hak etmemek için eskiden beri bu vatanda dinsiz­liği tervic etmiş. Şimdiki ilhad da onun ifsad ko­mite­sinin eseridir.» (Siyaset Neşriyat Bro­şürü sh:118)


VATANPERVER SİYASÎLERİN VAZİFESİ
İşte Bediüzzaman Hazretleri siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı, siyasetin dine hizmetkâr olmasını is­tediğini şöyle ifade eder:


«Münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet et­meğe teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyetin haka­ikına bir hizmetkâr, bir âlet yapmağa çalışmış.


Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münafık zındıkların garblılaşmak bahane­siyle, si­yaseti dinsizliğe âlet yapmala­rına muka­bil, bir kısım dindar ehl-i siyaset dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeğe çalışmış­lardı. İslâmiyet gü­neşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yap­mak İslâmiyetin kıymetini ten­zil etmektir, büyük bir cinayettir.» (Hutbe-i Şamiye sh:46)


Bir savcının ithamkâr iddiasına Bediüzzaman Hazretleri’nin verdiği cevabında diyor:


«Bizim gibi binlerle şahidlerin ve emarele­rin şe­hadetleriyle ve altı vilayetin ilişmemeleri ile sabit olan Nur tale­belerinin ders arkadaşlıklarına ve sırf vatan ve millet ve din menfaatine ve saadet-i dünyeviye ve uhre­viye hesabına ve hariçten ve dâhilden gelen if­sad cereyanlarına karşı mü­cahidane tesanüdlerine gizli cem’iyet namını ver­mek ve yirmi senede yüz­binler Risale-i Nur şakirdlerinin emniyeti ihlâle dair hiçbir vu­kuatları kaydedil­mediği halde, “Dini âlet ederek emniyeti ihlâle halkı teşvik ediyor” diye makam-ı iddia onları ittiham etmesi, değil nev’-i beşeri belki zemini de hiddete getirip o ittihamı reddeder.» (Şualar sh:391)


SEFAHET VE AHLÂKSIZLIĞIN KAYNAĞI
Bu ifsad komitelerinin millî ahlâkı bozmaya ça­lıştıkla­rını beyanla milleti ikaz eden Bediüzzaman Haz­retleri bir ikazında diyor:


«Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dola­yısıyla din-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefa­hete sevketmek için bir iki komite çalışıyor­muş. Aynen öyle de; bîçare nisa taifesinin ga­fil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde al­tında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu mil­let-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.» (Lem’alar sh:201)


ASRIN MÜCEDDİDİNİ VE ŞAHS-I MANEVÎSİNİ TANIMANIN GEREKLİLİĞİ
Dinsizliğin komitecilikle kazandığı kuvvete karşı, mü­ceddidin de bir şahs-ı manevî olmasının lüzumunu an­latan Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:


«Her asırda dine ve imana tam hizmet eden Mü­ceddidler geldikleri gibi, bu acib ve komitecilik ve şahs-ı manevî-i dalaletin tecavüzü zamanında bir şahs-ı ma­nevî Müceddid olmak lâzım gelir. Eski zamana benze­mez. Şahıs ne ka­dar da hârika olsa, şahs-ı manevîye karşı mağlub olmak kabildir.» (Emirdağ Lâhikası-II sh:152)


Mezkûr hükmü te’yid ve Risale-i Nur’un mü­ceddid­lik vazifesini beyan eden bu gelen ifade de şa­yan-ı dik­kat­tir. Şöyle ki:


«Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle, cemiyet ve ko­mitecilik mayasıyla bir şahs-ı mâ­nevî ve bir ruh-u habîs olmuş, Müslüman âle­mindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniye­yi yaşatan, an’aneyle gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Herbir Müslüman tek başıyla bu deh­şetli yangından kurtulmaya meyusâne çabalar­ken, Risale-i Nur Hızır gibi im­dada yetişti. Kâinatı dağıtamayan bir kuvvet onu bozamaz. Kâinatı ihata eden son ordusunu gösterip ve ondan mu­kavemetsûz maddî, mânevî imdat getirmek hiz­metinde harika bir emirber nefer olarak Âyetü’l-Kübrâ risalesini İmam-ı Ali (r.a.) keşfen gör­müş, ehemmiyetle göstermiş.» (Kastamonu Lâhikası sh:55)


«Zannederim ki, şimdi küfür ve dalalet, komite­ler ve cem’iyetler şeklinde hücum ettik­leri içindir ki; kader-i İlahî, bunlara bu eşedd-i zu­lüm ile bir cem’i­yet isnadıyla bizi tazib ettiriyor. Demek şimdi ehl-i imanın ittiha­dına pekçok lüzum var. Biz o haki­katı bilmediğimiz için kade­rin adalet tokadını yeriz.» (Şualar sh:533)


Gizli komitelerin Risale-i Nur aleyhinde Adliyeyi al­datmalarını nazara verip ikaz eden Bediüzzaman Haz­retleri diyor:


«Gizli, ifsadçı, Anarşi hesabına çalışan komi­teler desiseleriyle mahkemeleri aleyhine sevkedip ça­lıştıkları ve beş vilayette beş büyük mahkeme Risale-i Nur’un eczalarını inceden inceye tedkik edip medar-ı mes’uliyet bir tek nokta bula­mayıp beraet verdikleri ve sonra da yirmi yerde yirmi adliye ayrıca alâkadar olup, mûcib-i mes’uli­yet bir cihet olmadığından suç yok diye karar ver­dikleri ve Afyon Mahkemesi de iki defa iade­sine karar verdiği halde risale­lerin iadesini ve tamam intişarını iktiza eden kanunî, hukukî esbab-ı mû­cibe mevcud iken, beş seneden beri gizli ko­mitele­rin aldat­maları ve desiseleriyle ve bahanelerle Af­yon Mahkemesi’nde beş senedir o mübarek risale­lerin sa­hib­lerine teslimi te’hir edilmektedir.» (Emirdağ Lâhikası-II sh:180)


Yine Bediüzzaman Hazretleri mezkûr gizli komi­teye hitaben diyor:


«Bu yakınlarda ehl-i ilhadın perde altında teca­vüzleri gayet çirkin bir suret aldığından; çok bîçare ehl-i imana ettikleri zalimane ve dinsizce­sine tecavüz nev­’inden; bana, hususî ve gayr-ı resmî, kendim tamir etti­ğim bir mabe­dimde, hu­susî bir-iki kardeşimle hu­susî ibadetimde, gizli ezan ve kametimize müdahale edildi. “Ne için Arabca kamet ediyorsunuz ve gizli ezan oku­yorsunuz?” denildi. Sükûtta sabrım tü­kendi. Ka­bil-i hitab olmayan öyle vicdansız alçaklara değil; belki milletin mukadderatıyla, keyfî istib­dad ile oyna­yan firavun-meşreb komite­nin başla­rına derim ki: Ey ehl-i bid’a ve ilhad!.. Altı su­alime cevab isterim.» (Mektubat sh:429)


diye devam eden yazısında, kanun hâkimiyeti­nin, vic­dan hürriyetinin ve medenî hayat prensiblerinin ihlal edildi­ğini beyan ederek insaflı devlet ricalinin dik­katlerini çeker ve bu zulmün nev-i beşerin gözünden kaçmıyacağını hatır­latır.


İSTİBDAD ÇEŞİTLERİ
Deccallerin istinad noktaları olan gizli masonluk ve dinsizlik komiteleri, hakim oldukları devletlerde çok büyük bir güç gibi görüntü ve halka dehşet verirler.


«Evet, öyle acib bir istibdad ki; -kanunlar perde­sinde- herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ el­bisesine müdahale ederler.» (Şualar sh: 594p.4)


Geçmişte alışılan şahıs istibdadının son bulması, arka­sından gelen komite istibdadının da son bulacağına dikkat çeken Bediüzzaman Hazretleri şu müjdeyi nazara veriyor:


«Bizdeki istibdad ve şeriatın muhalefetin­den ge­len sû’-i ahlâkımız mümanaat ediyordular. Bir şahıs­taki münfe­rid istibdad kuvveti şimdi zeval bulması, cemaat ve komitenin dehşetli istib­dadlarının otuz-kırk sene sonra zeval bulma­sına işaret et­mekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feveranı ile ve sû’-i ahlâkın çirkin netice­leri görülmesiyle bu iki mani de zeval bu­luyor ve bulmağa başlamış. İnşâallah tam zeval bu­lacak.» (Hutbe-i Şamiye sh:28)


Çeşitli gizli komitelerin varlığından bahsedip za­rarla­rından korunabilmek için ikaz eden Bediüzzaman Hazretleri der ki:


«Her iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hris­tiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesi­nin mu­avenetini ve kadın hürriyetleri­nin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komite­nin yardımını, hattâ İslâm Deccalı Masonların komitelerini al­datıp müzaheretlerini kazan­dıklarından dehşetli bir iktidar zannedilir.» (Şualar sh:594p.son)


YE’CÜC VE ME’CÜC KİMLER?
Anarşizmi getirmek isteyen komiteleri haber vermekle mahkeme heyetinin dikkatini çeken Bediüz­zaman Hazretleri bir müdafaasında şu beyanda bulunur:


«Lüzumsuz, mahkemeleri bizimle meşgul eden gizli düşmanlarımız, şübhe yoktur ki; onlar ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorlar veya ko­münist per­desi altında bu mübarek vatanda, bilerek veya bilmeyerek anarşi­liği yerleştir­mek istiyorlar. Çünki bir müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mür­ted ve anarşist olur, hayat-ı iç­timaiyeye zehir hük­müne geçer. Çünki anarşi hiçbir hakkı tanımaz, in­saniyet seciyelerini ca­navar hayvanların seciyesine çevirir. Âhirza­manda gelecek Ye’cüc ve Me’cücün komi­tesi, anarşistler olduğuna Kur’an işaret edi­yor.» (Emirdağ Lâhikası-II sh:159)


YAHUDİLER VE DECCAL
Komünist komitesinin te’sisinde yahudi milleti­nin rolü bulunduğunu bir hadîsten istinbat eden Bediüz­zaman Hazretleri şu izahı veriyor:


«Rivayette var ki: “Deccal’ın mühim kuvveti ya­hudidir. Yahudiler severek tâbi’ olurlar.”


Allahu a’lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça tevili Rusya’da çıkmış. Çünki her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleke­tinde kesretle top­lanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesi’nin tesisinde mü­him bir rol ile yahudi milletinden olan “Troçki” namında deh­şetli bir adamı, Rusya’nın baş­kumandanlığına ve terbi­yegerde­leri olan meşhur Lenin’den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya’nın başını patlatıp bin se­nelik mahsulatını yak­tırdılar. Bü­yük Deccal’ın komitesini ve bir kısım icra­atını gösterdiler. Ve sair hükûmetlerde dahi ehemmi­yetli sarsıntılar verip karıştırdılar.» (Şualar sh:587)


GİZLİ KOMİTENİN MÜSLÜMANLARA TAKTIĞI KULP: İRTİCA!
Bediüzzaman Hazretleri bîtaraf kalması gereken lâik devletin, gizli komitelerden uzak durmasının lüzu­munu an­latırken diyor ki:


«Müdafaatımın bütün safahatında gizli ve müd­hiş bir komiteye karşı mübareze vaziyetini gösteren tarz-ı ifademdeki maksadım şudur:


Nasılki Hükûmet-i Cumhuriye “Dini dün­yadan tefrik edip bîtarafane kalmak” prensibini kabul etmiş; dinsiz­lere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi; dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin îcabatın­dandır. Öyle de; ben dahi bîtaraf ve hürriyetperver ol­ması lâzım gelen Hükûmet-i Cumhuriyeyi, dinsizliğe tarafdar ve entrikaları çe­viren ve hükûmetin memur­larını iğfal eden gizli menfî komitelerden tefrik edilip, hükûmetin onlar­dan uzak olmasını istiyorum; o entri­kacılarla mü­bareze ediyorum. O komitelerden, tesa­düfle hükû­metin memuriyetine girenler, ciddî dindar­lara takmak için iki kulp elinde tutmuş, garaz ettikleri dindarlara takıyorlar ve hükûmeti iğfale çalışıyor­lar. O iki kulpun birisi: O mülhidlerin, dinsiz­liğine te­mayül göstermemek manasıyla “irtica” kul­punu takıyor. Diğeri: Hâşâ ve hâşâ dinsizliği, bu Hükûmet-i İslâmiyenin ayn-ı siyaseti telakki etmedi­ğimiz mana­sında “Dini siya­sete âlet etmek” kulpu ile lekelemek is­tiyorlar.(HAŞİYE)


Evet Hükûmet-i Cumhuriye, o gizli müfsid­lerin vatana ve millete muzır efkârlarını elbette terviç et­mez ve ta­rafdar olamaz. Men’etmek, Cum­huriyet ka­nunla­rının muktezasıdır. Ve öyle müfsid­lere tarafdar­lık ile, Cumhuriyetin esaslı prensiple­rine zıddı zıddına gide­mez. Hükûmet-i Cumhuriye, bizim ile o müfsidler ma­beyninde hakem hük­münü alsın. Hangimiz zalim ise ve tecavüz ediyorsa; o vakit hakem hükmünü ver­sin ve hâkimlik nokta­sında hük­münü icra etsin.» (Tarihçe-i Hayat sh:240)


DEMOKRATLAR NEREYE DAYANMALI?
Komünizm ve masonluk cereyanlarına karşı Demokratların cephe almaları lüzumuna ait bir ikazna­mede deniliyor ki:


«Demokratlar, hem mevkilerini muha­faza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; itti­had-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yap­maktır. Eski za­manda İngiliz, Fransız, Amerika siya­setleri ve menfaat­leri buna muarız olmakla mani olur­dular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna mu­arız de­ğil; belki muhtaçtırlar. Çünki komünistlik, ma­son­luk, zındıklık, dinsizlik; doğrudan doğruya anarşist­liği intac ediyor. Ve bu dehşetli tahrib edicilere karşı, ancak ve ancak hakikat-ı Kur’a­niye etrafında ittihad-ı İslâm da­yanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmağa vesile ol­duğu gibi, bu vatanı istila-yı ecanibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur. Ve bu ha­kikata binaen Demokratlar bütün kuvvet­leriyle bu hakikata istinad edip Komünist ve Ma­sonluk ce­reyanına karşı vaziyet almaları zarurî­dir.» (Emirdağ Lâhikası-II sh:24)


Yukarıdaki ifadeden anlaşılıyor ki, Demokrat olmanın ölçüsü komünistliğe olduğu kadar masonluğa da cephe almak olduğu görülmektedir.


Risale-i Nur’a muaraza eden mason ve komü­nist­lerin dinsiz kısmı hakkındaki bir ikaz mektubunda deniliyor ki:


«Risale-i Nur’un manen galebe-i tâmmesi ile be­ra­ber, mason kısmının dinsizleri ve ko­münistlerin zındık­lar kısmı, habbeyi kubbe ya­pıp bahanelerle Nurların serbestiyetine mani’ ol­maya çalışıyorlar» (Emirdağ Lâhikası-II sh:17)


Süfyaniyetin ikinci rüknünün, mason komi­tesinin mahkûmu olduğunu ifade eden yazı aynen şöyledir:


«Hem de “İnna A’tayna”nın sırrı kısmen tahakkuk etmiş. Çünki Süfyaniyetin dört rük­nünden en kuv­vet­lisi ve dehşetlisi bütün bü­tün çekildi. Kabir altında azab çekiyor. Ve en büyüğü dahi alâkası bilfiil çekil­miş. Mason komi­te­sinin mahkûmu ve âleti olup aza­bıyla meş­guldür. Yalnız onun gölgesi hükmediyor. İleri te­ca­vüz etmemekle beraber kısmen geriliyor. Bâki ka­lan iki şahıs ise, ellerinden gelse tamire çalışa­caklar.» (Şualar sh: 735)


MASONLARIN ZULMÜ
Bediüzzaman Hazretleri Afyon Mahkemesi’nde ma­son­lardan çektiği eziyeti anlatırken diyor ki:


«Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı, Eskişehir’de bir ayda çekmezdim. Dehşetli Masonlar, insafsız bir Masonu bana musallat eylemişler, tâ hiddetimden ve işkencelerine karşı “Artık yeter” de­memden bir bahane bulup, zali­mane tecavüzlerine bir sebeb göstererek yalanla­rını gizlesinler. Ben, hârika bir ihsan-ı İlahî eseri olarak şâkirane sabrediyorum ve etmeğe de ka­rar verdim.» (Şualar sh: 311)


«Yanımdaki koğuşa Masonlar tarafından hem yalancı, hem casus bir mahpus gönde­rilmiş. Tahrib kolay olmasından hususan böyle haylaz genç­lerde o herif bana çok sıkıntı vermesi ve o gençleri if­sad etmesi ile bildim ki: Sizlerin irşad ve ıslahları­nıza karşı, zendeka ifsada ve ah­lâkları bozmağa çalı­şıyor.» (Şualar sh: 315)


Bediüzzaman Hazretleri çocukların kendisine hür­metle alaka duymalarını değerlendiren yazısında di­yor ki:


«Masonlar ve zındıkların plânı ile bol­şevizm tarzında gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mek­tebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerle gençleri ifsada çalıştıklarına muka­bil, İslâmiyetin kah­raman bayrak­darı olan Türk milletinin masum küçük yavruları, nuranî bir inti­bah ve bir hiss-i kablelvuku’ ile Nurlardan ders al­maları gençlerin başına gelen o belaya karşı bir mukabeledir ki, inşâallah o yavruların hem kendi­leri, hem gençler Mason ve Zındıkların şerle­rinden kurtulmasına bir işarettir ki, bu acib va­ziyeti gösteriyorlar.» (Emirdağ Lâhikası-II sh:103)


MASONLARA KARŞI MÜCADELE
Bütün bu şer cereyanlarının zararlarından kurutulma­nın tek yolunu gösteren Bediüzzaman Hazretleri, İslâm fe­daileri olan hakiki talebelerinin sebat ve metanetinin, Ma­sonların plânlarını akim bırakacağını beyan eder, der ki:


«Sizin sebat ve metanetiniz, Masonla­rın ve müna­fıkların bütün plânlarını akîm bı­rakıyor.


Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok. O zın­dıklar, Risale-i Nur’u ve şakirdlerini tarîkata ve bil­hassa Nakşî Tarîkatına kıyas edip, o ehl-i tarî­katı mağ­lub ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıt­mak fikriyle bu hücumu yaptılar.


Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû’-i istimalatını göstermek.


Ve sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesib­îninin kusuratlarını teşhir etmek.


Ve sâlisen: Maddiyyun felsefesinin ve medeniye­tinin cazibedar sefahet ve uyutucu lezzetli zehirle­riyle ifsad et­mek ile mabeynle­rinde tesanüdü kır­mak ve üs­tadlarını ihanetlerle çürütmek ve meslekle­rini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarından sukut ettir­mektir ki, Nakşîlere ve ehl-i tarîkata karşı istimal et­tikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fa­kat aldan­dı­lar.» (Şualar sh:302)


Masonluk ve Komünistlik hesabına yapılan ta­arruz:


«Afyon Mahkemesi bizi tazib ve kitabları­mızın neşrine mani’ olmak cihetiyle ziyade beni in­citti. Ben de beş-on günde iki-üç defa siyaset dün­yasına baktım. Acib bir hal gördüm. Müdafaatımda dediğim gibi, is­tibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mut­laka ile hareket eden bir cereyan-ı zendeka Masonluk, Komünist­lik hesabına bizi böyle iş­kencelerle ezmeğe ça­lışmış. Şimdi o kuvveti kıracak başka bir cereyan bu vatanda tezahüre başladığını gördüm. Fazla bakmak mesleğimce iz­nim olmadığından daha bakmadım.» (Emirdağ Lâhi­kası-II sh:16)


LOZAN ANLAŞMASI’NDA MASON CEREYANIN ROLÜ
Meşhur Lozan Anlaşmasında, Türkiyenin geleceğiyle alâkalı karalar alınma safhasında gizli komitenin devreye girip tesirli bir rol oynadığı bilinmektedir. Bediüzzaman Hazretlerinin hayatında bu komitelerin


«Gizli anlaşmanın entrikası: Türkler’e dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şar­tıyla, sun’î istik­lal([24]) işinde gizli anlaşmanın mües­siri, tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı([25]) bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse ev­velâ Amerika’da Türkler le­hinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türk’ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin et­mek sure­tiyle başlamıştır. Yani masonluk hasebiyle Kur’anın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ede­rek şu teklifte bulunmuştur:


“Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet’i ve İslâmî temsilci­lik­lerini, ayak­lar al­tında çiğnetmeyi taahhüd ediyo­rum.” Aynı Hayim Naum, Türk murahhaslar([26]) he­yetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bul­muş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işleme­sine hiçbir mani’ kalmamış­tır.


Hayim Naum o sırada Ankara’ya kadar da uzana­rak plânın muvaffakıyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde -yani Mustafa Kemal yanında- emin bulunduğu tesirinin derece­sini ölçmek istemiştir. Öyle ki bu te­sir, mahud mevzuda Hayim Naum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşma­nına tesadüf et­mekle muradına ermiş ve artık Türk’ü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.


İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Ri­sale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel ha­dîs-i şerifin ihba­rına dair beyan ettiği hâdiseyi tas­dik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediye’ye ihanet eden o dehşetli şah­sın mühim bir kuvveti Ya­hudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakika­tını gös­terdiklerini ve yir­mibeş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hik­metini tam gösteriyor.» (Emirdağ Lâhikası-II sh:32)


ZENDEKA KOMİTESİNİN TAHRİK ETMEK PLÂNI
«Zendeka komitesi, münafık bazı memur­ları ve­sile ederek, merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip beni bü­tün bütün hilaf-ı kanun olarak bütün dostla­rımdan ve talebelerimden tecrid ve sıhhat ve hayatım nokta­sında en fena bir yerde, beni nefyetmek namı al­tında, haps-i münferid ve tecrid-i mutlak manasında beni Emirdağı’na gön­derdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muameleyi yapıyorlar:


Birisi: Eskiden beri ihaneti kabul etmedi­ğimden, beni o surette hiddete getirip bir mes’ele çıkararak mah­vıma yol açmaktı. Bundan birşey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vasıtasıyla mahvıma çalıştılar.» (Emirdağ Lâhikası-I sh:194)


ÇARE SİYASET DEĞİL, MEHDİYET
Hâkim cereyan, siyaset sahasındaki her İs­lâmî hare­keti kendi menfaatına çevirir:


«Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cere­yanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklali­yetini ve ihlasını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dün­yevî maksadına âlet edecek. O hizmetin kudsiyetini bo­zacak.» (Şualar sh:362)


Süfyanî cereyana karşı Mehdiyet cereyanı­nın galebesi:


«Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade et­tikleri mana budur ki: Âhirzamanda din­sizliğin iki cere­yanı kuvvet bulacak:


Birisi: Nifak perdesi altında, risalet-i Ah­mediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş bir şa­hıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şe­riat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranî­sine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i ke­malin başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nu­ranî, o Süfyan’ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafı­kaneyi öldürüp dağıtacaktır.» (Mektubat sh: 56p.6)


«Hazret-i Mehdi’nin cem’iyet-i nurani­yesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’a­kâranesini([27]) tamir ede­cek, Sünnet-i Seniyeyi ihya edecek; yani âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmedi­yeyi (A.S.M.) inkâr niye­tiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Haz­ret-i Mehdi cem’iyetinin mu’cizekâr manevî kılın­cıyla öldürülecek ve da­ğıtılacak.» (Mektubat sh:441p.3)


Deccal komitesinin dağıtılması:


«Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet ni­ye­tiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aley­hisselâm’ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan ha­miyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevî­leri” ünvanına lâ­yık bir cem’iyet, o Deccal komite­sini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıta­cak; beşeri, inkâr-ı uluhiyet­ten kurtaracak.» (Mektubat sh:441)


AVRUPA’NIN AHLÂKIMIZA VURDUĞU DARBE
Hizb-üş-şeytandan bir devlet:


«S- Neden bu kadar (İGZ) den (*) nefret ediyor­sun? Musalahasını da istemiyorsun?


Sebeb bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid gö­rünen, manen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek ha­linde olan secaya-i seyyieyi([28]) içimizde in­kişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam([29]) bulur; iz­zet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek de­rindir.


Edirne Câmii’nde, bir İslâm hocasının lisanıyla, Venizelos gibi şeytan zalime dua ettirdi. Merkez-i Hilafette, müslümanlar lisanıyla hizb-üş şeytan olan (İGZ), Yunan askerlerini halaskâr, tathirci ilân ve kar­şısındaki güruh-u mücahidîni cani, za­lim söylettirdi.» (Sünuhat Tuluat İşarat sh:81)


YE’CÜC VE ME’CÜC KOMİTESİ: ANARŞİSTLER
«Dinin şiddetle men’ettiği şey, fitne ve anar­şidir.([30]) Çünki anarşi hiçbir hak tanımaz. İn­sanlık seci­ye­lerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar se­ci­yesine çevirir ki, bunun âhirza­manda “Ye’cüc ve Me’cüc” komitesi ol­duğuna Kur’an-ı Hakîm işaret buyurmaktadır.» (Tarihçe-i Hayat sh:653p.3)


«Büyük Deccal, şeytanın iğvası([31]) ve hükmü ile şe­riat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hristiyan­ların ha­yat-ı iç­timaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kal­dır­mağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri ba­şıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine([32]) bataklığında, bir­birine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı is­tibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşist­liğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istib­daddan başka zabt altına alınamaz.» (Şualar sh:593)


«Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlahiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mah­kemeler aç­mazsa, maddî ve manevî kıyametler başla­rına kopacak, anarşilere, ye’cüc ve me’cüc­lere tes­lim-i silâh edecek­ler diye kalbe ihtar edildi.» (Hutbe-i Şâmiye sh:79)


«Süfyan’ın ve Deccalların fitneleriyle bile­rek, se­verek isyan ve tuğyana ve Ye’cüc ve Me’cüc’ün anarşist­liği ile fesada ve canavar­lığa giden ve din­sizliğe, küfr ü küfrana düşen in­sanların akıllarını baş­larına getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü ze­ber edecek. Allahu a’lem, o dabbe([33]) bir nev’dir.» (Şualar sh: 591p.son)


Mezkûr ifsad komitelerinin aldatıp ifsad edememele­rinin en birinci çaresi bu ikazlarla onların ifsad metodla­rını bilip gere­ken tedbiri almaktır. Yapılan bu kısmî der­lemeye, bu nazarla bakılmalıdır.






--------------------------------------------------------------------------------


[1] Maksadına ulaşmak için silâh da dahil her vasıtayı kullanan, siyâsî gizli ihtilâlci cemiyet


[2] Evvelce bulunmuş olan


[3] Miladi 1806 ve 1808 de


[4] Miladi 1898 deki


[5] Arab düşmanlığına


[6] cemiyette yaşanan İslâmî hayatın ve İslâm kanunlarının


[7] Birinci Dünya Harbi


[8] Allah’ın (cc) yardımı


[9] İslâm Âleminin birliğini


[10] asliyetini bozmadan değişim


[11] âhirzaman’da çıkacağı haber verilen müsbet ve menfî şahıslara


[12] Kur'ân Cemaatı, Kurâna ciddi ve samimi olarak bağlanıp ona hizmeti için mücâhidâne bir surette çalışan ve fenalıklardan korunan müslümanların topluluğu


[13] toplum hayatından


[14] hayatını devam


[15] Batı Anadolu’ya (Burdur, Isparta-Barla)


[16] netice


[17] temeli sağlam, sabit, kuvvetli


[18] bilinen kadro


[19] gözetim


[20] alâkasız olmanızdan


[21] tam kafirliğe


[22] dâhil olmak, içine gizlice giriş


[23] hürriyet taraftarı gerçek demokrat partiye


(HAŞİYE) Yani “Hükûmet bir siyaset takib etmiyor, hâşâ sümme hâşâ hükûmetin siyaseti dinsizliktir.” diye tevehhüm eden o mülhidlerin nazarında, benim Kur’an-ı Hakîm’in nusus-u kat’iyesinden tereşşuh eden Risale-i Nur ile takib ettiğim hakaik-i imaniyeye hizmetimi, muhalif bir siyaset demekle, dünyada en şeni’ bir iftirayı eder.


[24] Hakiki hürriyetini kazanamama


[25] Yahudi din reisi


[26] Devlet veya herhangi bir teşekkül nâmına, salâhiyyetli olarak bir yere bir vazife ile gönderilen kimseler


[27] müslümanların yaşadığı toplum hayatına dine zıt hayat tarzını sokan sistemi


(*) İngiliz olmak ihtimali var.


[28] Kötü huyları


[29] yaranın kapanıp iyi olması


[30] başı boşluk, din ve nizam düşmanlığı


[31] ayartması, azdırması ve baştan çıkarması


[32] nefsin kokuşmuş isteklerinin


[33] yürüyen, debelenen mahlûk

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...